-Eğitimci-Yazar Vehbi Vakkasoğlu, 07 Mayıs 2008 günü öğrenci ve velilerimize Anneler günü münasebetiyle bir konferans verdi. Gündüz öğrencilerimize, akşam da velilerimize konuşan Sayın Vehbi Vakkasoğlu konferansında şunları söyledi.
Huzursuz evlerin sayısı artıyor:
-Ne kadar geniş olursa olsun, bazı evlatlar anne-babalarını evlerine niçin sığdıramıyorlar? Ne oldu da huzur evi denen huzursuzluk evlerinin sürekli sayısı artıyor? Gereksiz bir eşya gibi, bir kenara atılan anne-babalar, aylarca, hatta bazen yıllarca neden hatırlanmıyor? Bir huzur evinde, yıllarca önce öğrencilerimle birlikte ziyaret ettiğim bir babayı hiç unutamadım. Heyecan içinde titreyerek dönüp dönüp teşekkür etmesini fazla bulunca, “Olur mu evladım, az bile… Kaç bayram geçti, dört oğlumdan biri bile gelmedi ziyaretime… Artık ziyaretçiden ümit kestiğim bir zamanda sizler geldiniz, dünya alem benim oldu.” demişti ağlayarak…
Eğitim sistemimizin bütün sorumluları, külahlarını önlerine koyup bu dehşetli gidişi sorgulamalı ve durduracak tedbirleri derhal almalıdırlar. Fakat asıl sorumluluk, anne babalardadır. Bu dünyada kimsenin kimseye yapamayacağı iyiliği, yardımı, desteği, hem de bütün varlığıyla yapan anne-baba, nasıl sevilmez, nasıl saygısızlık hedefi yapılır? Bir çok genç, eş sevgisiyle, anne-baba sevgisini ayıramıyor. Biri için diğerini zedeliyor. Tabii ki genellikle de, harcanan, dışlanan, vefasızlığa uğrayan anne-baba oluyor.
- Anne-baba asla kırılmamalı:
Kayınvalidesini annesi gibi göremeyen gelinler… Gelinini kızı bilemeyen kayınvalideler… Damadını evlat edemeyenler… Kayınpederini ikinci bir baba olarak kabullenemeyenler… Neden, niçin? Öz evlatları arasında ayırım yapan anne-babalar… Evet bütün bu yanlışlıklar toplumumuzda sıkça yapılıyor. Ancak bunların bütünü bile, hiçbir zaman, anne-baba sevgisizliğini haklı kılamaz. Anne-baba, yüreğimizin bütün sıcaklığıyla kavranıp kucaklanmalı, asla kırılmamalı, hiç bir zaman evlatları onları üzmemeli… Onlar ki evladını, en zayıf anında yedirip içirdiler, hastalığında ne yapacaklarını şaşırdılar… Anne karnında taşıdı. Sütünü verdi. Asla yüksünmeden altını temizledi. Sanki misk-ü amberle uğraşırcasına, her türlü pisliğini pakladı. Bunlar ödeşilecek haklar değildir. Benim annem, her anne gibi, gurbete ilk çıktığımda benim için çok endişelenir, hep haber beklerdi. Mektubum gecikince, uykuları kaçar, dertlenirdi. Ben, onu teselli etmek için, “Üzülme annem” derdim. “Üzülecek bir şey yok, iyiyim, rahatım.”
O da gözlerini gözlerime diker, içli içli hep şöyle derdi:
“Oğlum, ana olasın da, ana halinden bilesin!”
Yıllar geçti, ben baba oldum. Şimdi diyorum ki:
“Anneciğim, ana olamadım ama, baba oldum. Artık anne halinden anlıyorum.”
O ise, çok haklı olarak,
“Yok oğlum yok, baba da olsan ana halinden anlayamazsın.” diyor. Tabii ki haklı söylüyor.
- Onların hakkı ödenemez:
Bu gerçeği anlayamayan bazı gençler diyorlar ki:
“Annem-babam bana 16 yaşıma kadar bakmışlar. Ben de yaşlılıklarında onlara 16 yıl bakarsam haklarını ödemiş olmaz mıyım?”
Tabii ki anne-baba hakkı ödenemez. Onların sana baktığı 16 yıla karşılık, sen onlara 116 yıl baksan bile, haklarını ödemiş sayılmazsın. Çünkü, sen onlara bakarken düşüncen, “Nasıl olsa çok yaşlılar… Bende de çok hakları var. İyisi mi onlara ölünceye kadar bakayım.”
Evladın bu niyeti yanında, anne-babanın çocuklarına bakarkenki niyeti ne kadar ulvi ve kutsaldır. Anne-baba çocuklarına bakarken, “Evladımız büyüsün, bizden daha iyi yaşasın. Bizim yiyemediğimizi yesin, giyemediğimizi giysin, bizden daha çok mutlu olsun” derler. Yani evlat ile ebeveyn arasında muazzam bir niyet farkı vardır. Bu niyet farkı sebebiyle, hiçbir evlat anne-baba hakkını ödeyemez.
Benim annem ve babam, epeydir bakıma muhtaç yaşıyorlar. Biz dört kardeşiz. Buna rağmen, onlara hakkıyla bakamıyoruz. Oysa ki onlar, dördümüzü de bakıp büyütmüşler.
- Anne en kötü gününde “evladım” diyor
Annem beyincik kanaması geçirmiş ve günlerce yoğun bakımda kalmıştı. Nihayet, hayati tehlikeyi atlatmış ve yoğun bakımdan çıkmıştı ama, hâlâ kendisine tam gelememişti. Ben İstanbul’a dönmek zorundaydım. Biraz da utanarak helallik alayım ve vedalaşayım diye yatağının kenarına oturdum. Annem büyük bir telaş ve heyecanla, çok önemli bir şey söylüyordu. Elimi bırakmadan tekrar tekrar söylediği şeyi ben de çok merak ettim. Konuşması tamamıyla değişmiş ve çok zor anlaşılır bir hale gelmişti. Yanında benden daha çok kalan kız kardeşimin tercümesiyle ne dediğini anladığımda, hıçkırıklar boğazımda düğümlenmişti. Annem o kıpırdayamaz ve konuşamaz haliyle, hala beni düşünüyor ve kız kardeşime, “Oğlanı aç göndermeyin!” diyordu. Böyle bir düşünce anneden başka bir kimsede bulunabilir mi? Anneden başka hiç kimsede bulunmayan bu duygunun adı, şefkattir. Bu sebeple, anneler, şefkat kahramanı olarak, hakları hiçbir zaman ve hiçbir şartla ödenemeyen insanlardır. Annesizlik, insan gönlünde yeri doldurulamayan boşluklar meydana getirir. Bu gerçeği Pestalozzi ne güzel ifade eder:
“Anne ailenin güneşidir. Bir ailede anne yoksa, orada büyüyen evlatlar gölgede kalmış meyveler gibi olgunlaşamazlar.”
Anne babanın durumu, konumu ve evlada karşı tavrı ne olursa olsun, inancımıza göre, evladın onlara isyana ve eziyete asla hakkı yoktur. Gerçek bir Müslüman, anne-babasına kötülük yapmak şöyle kalsın, hizmetlerinde bulunurken “öff” bile demez. Basit menfaatler uğruna nasıl da kırıyor evlatlar anne babalarını… Göz kırpmadan, gönüle bir hüzün düşürmeden nasıl da o en çok sevenlerine el kaldırabiliyorlar… Hele de nasıl “Annemi halledince, benim cebi çaldırıver” diyebiliyorlar. Hem de bir kız evlat olarak, yani müstakbel bir anne adayı olarak… Velinimetimiz olan anne-babalara böylesine kıyıldıkça, dünyamız acıların, kanların, kinlerin dünyası olmaktan kurtulamayacaktır. Bu en müthiş acımasızlık yangınını durduramazsak, erken bir kıyamete hazır olmamız gerekecektir. Çünkü yürekler anne-babaya da merhametsizleşmişse, orada insanlıktan eser kalmamış demektir.
Konferans sonunda kitaplarını imzalayan Vakkasoğlu; "Aydın´da gösterilen ilgiden dolayı çok teşekkür ederim." dedi.
|